Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Yollar senin olsun diyorum, ben kenardan yürürüm. Üstümüze yıkılıyor dediklerimiz ve biz dediklerimizin üzerine yıkılıyoruz. Yaralı bir hayvan gibi, arkamızda bir kan ırmağını sürükleyerek, yıkılıyoruz ettiğimiz her lafın üstüne. "Gece gündüz tenhalarda bekleyenim var demedin" diyorum bakarak gözlerine ve baktığım herşey üzerime yıkılıyor.
Bütün suçlar, bütün aşklar, bütün kaçaklar, bütün ihanetler, bütün kırıklıklar üstümüze boca ediliyor ansızın ve kör ve yaralı ve sadık ve kalbimizi avuçlarımıza alarak yıkılıyoruz.
Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde.
Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihal kalıyor geriye, ama 'hal'imizi 'ilim' yapamıyoruz.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. "Gördüklerini unut diyorsun" bana ve herşeye rağmen bir cümle düşüyor ağzımdan: "Zet öldü bebeğim, Zet öldü". Zet niye ölüyor bilmiyorum ve niye böyle bir diyalog geçiyor aramızda ve niye geçiyor bizim adamlar karşı orduya ve niye mızraklarına musaf bağlıyorlar, bilmiyorum. Hiçbirşey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler üzerime yıkılıyor. Suç üzerime yıkılıyor ve detaylarını bilmediğim, belki de hiç yeralmadığım şeylerden dolayı yargılanıyorum "suyun önünde". Su akıyor ve ben yargılanıyorum. Su akıyor ve biryerlerimiz kanıyor durmadan.
Su akıyor ve yeniliyoruz hep. Niye yeniliyoruz bilmiyorum. Niye yanımda yürüyen adam, sokağın köşesine geldiğimizde lüks bir 'mercedes'e biniyor, bilmiyorum. Bunları bana sorma oğlum, bunları bana sorma. Ben olmadım hiç, biz de olmadık. Tahta kılıçlılar ve cüzamlılar ordusuyduk yeldeğirmenlerinin önünde. Yeldeğirmenleri dönmeye devam ediyor ve kırıldı kılıçlarımız. Niye ordaydık ve niye savaştık, bilmiyorum. Git ve aramızda sıyrılıp yüksek masalara kurulanlara sor herşeyi. Onların bir cevabı vardır mutlak. Çünkü biz sorulardan, onlarsa cevaplardan yontuldu. Biz sorularımızla kaldık ortada, onlarsa cevapların nimetiyle palazlandı. Belki bütün hikaye bu, belki de hikaye mikaye yok ortalıkta.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Çocuklarımızı öldürüp önümüze atıyorlar. Avuçlarımızdaki kana benziyoruz ve giderek bir avuç kan oluyoruz kendi avuçlarımıza kilitlenen. Bizi kilitliyorlar oğlum.
Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar. Sana birşey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp birşey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yadellerin oluyoruz konuştukça. Yadeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir de 'Mecnun' yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. Bekliyorum. Sen bekleme ama!
Bizi kilitliyorlar oğlum. Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine.
Düşünüyorum da şu soğuklar geldi geleli, biz insanoğlu da aslında yazları beslenerek, kışları da kış uykusunda vakit geçirerek yaşamalıyız. Hiç olmazsa soğuk, tipi, kar, hastalık, virüsler vb. kavramları hayatımıza sokmamış oluruz. Bence mantıklı! Mart aylarında çıkalım ortaya, Ekim ortalarında çekilelim köşelerimize.. İyi fikir, haydi hep birlikte..
Sokakların bile ayartılabileceğini, kentinse cerahatleşebileceğini, çapul ve talanın ve ihanetin alkışlanabileceğini bilemeyecek kadar gençtik. Gençliğimiz avucumuzda mumdu; uysal ve titrek! Oysa her gece Buraklara binip uzaklara giden bizdik. Sesimiz yediveren gülleri, hanım elleri ninnilerimizdi. Bol acılı romanlardan geçerdi çocuklar; ne çok kovulmuş kapılardan ne çok arabesk. Sermayemiz gülümsemekti. Çekerdik üstümüze gecenin karanlığını. Telde kalırdı uçurtmamız, bilyelerimizse hep kayıp. Her gece bozguna çıkar, marş söylerdik. Dua küçük ellerimizin uzak ülkesiydi. Biz, o zaman ölen her yavru kunduzun geçkin bir kadına kürk olacağını bilmeyecek kadar temizdik. Gölgesine pençelerini takmış kentte adresimiz; hurma gölgesi, kullanılmamış çöldü. Korkularımızı son giden trenle göndermiştik. Bizden sorulurdu duvarlar ve sokaklarda habere volta büyütürdük. Yıkılan duvarlara yazı olurduk şehir kustukça bizi. Her sözümüz devrimdi, her bakışımız militan.
/ aç çıplak ve susuzdum. Anama söylemedim. Yorgun ve uykusuzdum, bunu da. Vurulup düşerdim bir devin kalkışı gibi…/
Kandan geçti yolumuz ve konduk bir ateşin kıyısına. Mecnunlarla okundu ve ezberlendi adımız. Ama biz korkulu kalabalıklardan kalbimize yol bularak gererdik yumruklarımızı hor görülen bir hayatı yaşamak için. İsyan önsözümüzdü. Düşler ve kement sürekli boynumuzu sorgulardı. Mahcuptuk bakarken tarihe, tarihse silikonlu pazılarını şişirerek; tebama söyleyin, asmasın şehzadeyi musa’nın asasına, derdi. / devasa bir masalın ortasında kelebeğim, ateşle sınanan. Sonrası eylüldür, eylülse hüzün… konuşamam. Vişne çürüğü bir akşamdı vuruldum. Ölüm ilanıyla girdim adresini yitirdiğim şehre; talan edilmiş panayırda herkes figüran, börtü böcek, ıvır zıvır…/
Doğulu olmak yalnızlıktır. Bunu geç anladım. Talandı bu ters asılmış levhalar. Bozgun çığlığı, uzak acılar. Söz makas değiştirdi. Onur sözcük cehenneminde muğlak bir takı. Kumsala düşen cenin yeşermiyor, bakışımız yorgun. Kaybetmiş gökyüzünü her şey puslu ve özensiz. Dostluklar yanılsamadan ibaretmiş, bulmuyor adresini saf yürek göndermeler.
/ ben ki çırılçıplak bir yürek kesilmiş ellerimle umutsuzluğun gırtlağına sarılıp unutturduğunuz isimlerden geliyorum. Yüreğimi kınından çıkarıp size adıyorum. Ben ki sizin için okudum ezberledim içimi…/
Sımsıcak alın terimiz yarınlar kadar. Adımlarımız korkusuz. Başımız dik, onurluyuz. Duruşumuz bembeyaz. Ay şafağa yakın sönmeden, kuşlar uyanmadan, çiçekler açacak baharımıza. Anılarımıza kayıtsız kalacak kadar yorgunsak, terimizi soğutmayacak kadar süvariyiz. Ölüm dur ihtarına uymayacak kadar diridir; elveda karanlığa. Sımsıcak dualarla adıyoruz ruhumuzu rüzgâra. Selam ey özgür menekşesi dağlarımızın. Bir günlük tanrısını yiyen çocuklardan ammarlar çoğaltan yâr!
/ yüreğim habire toprağın damarlarını zorluyor. Saçlarıma kar yağsa da ben bu yürekle ısınırım./
Sessizliğin pusu kurduğu bu sokaktan geçmeyeli seneler olmuş. Taş üstünde taş bırakmayan aklımın çelimsiz hatırlayışına değer verecek olursam; yirmi yıl.. Evet, yirmi koca yıl.. Seneler birbiri ardına dizilirken, alıp götürmüşler adeta benliğimi. Unutkanlık üzerime yapışmış gibi. Ayak bastığım her taş canlılığını yitirmiş ve her saniye daha bir karışmakta geçmişin izlerine.
Seneler sonra beni, buraya, çocukluğumun geçtiği bu eski daracık sokağa çeken merak, aslında içimdeki o koca özlemin dile dökülemez hali olmalı, diye düşünüyorum.
Hatırlayışlar toparlamaya çalışıyorum beyin hücrelerime depolanmış hatıralar arasından. Sırasıyla geçiyorum çocukluğun üzerinden. Silik anıları okumakta zorluk çekiyorum bazen. Bu hal üzereyken adımladığım bu yokuş, geçit vermez dağ olup önüme sıralanmış sokak araları birer nişane gibi zihnime, geçmişten iz düşümleri taşıyor. Kapı ardı telaşları, kapı önü hayıflanmalarına karışıp, sıra sıra dizilmiş misketler gibi aklımın bir köşesine dizilmiş, önce hangimizi vuracaksın merakında.
Kamçıladıkça şaha kalkan at misali zihnim, her hatırlayışta ayrı bir hüznü kuşanıyor. Burası, şimdilerde belediyenin boşaltılması için salık verdiği bu köhne ev, geçmişin kapı aralığından göz kırpıyor olanca ihtişamıyla. Büyük bir haz doyum noktasına ulaşmadan bitmişçesine adımlıyorum merdivenlerini bir bir. Bir zamanlar içinde yaşamış onca insandan arda kalan şuh kahkahalar dolduruyor kulaklarımı. Sanki her köşeye sinmiş bir serzeniş var ve her adım atışımda birine değecekmişim gibi ağır aksak yürüyorum
Her eşik atlamada ve her açılan kapı ardında geçmişin ağır siluetleri beliriyor bir bir. Sekerek o hüzün senelerinin içinden, siyah beyaz birer portre olunmuşluklarıyla sızıyorlar şimdinin içine. Koltuk üzerlerini kaplamış, beyazlıklarını kirliliğin siyahına bırakmış çarşaflara varıyor elim. Çekip kaldırmak istediğimde siyah bir toz bulutu kaplıyor etrafımı. Senelerin toz yükü ağırlığı üzerime yüklenmişçesine, çöküyor omuzlarım. Tozun, dumanın altından senelere meydan okurmuşçasına çıkan şu koltukların, zamanın tarihçesini önüme döken bu dik duruşları eskiyi, çok eskiyi şimdinin yenisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlü duruşuyla önüme seriyor işte.
Koltuklardan birinin minder arkasından göz kırpan sedef kakmalı çerçeveye ilişiyor gözüm. Elime aldığım bu tozlu çerçevenin içinde siyah beyaz bir resim.. Altmış beş- yetmiş yaşlarında beyaz saçlarını beyaz eşarpla kapamış, nur yüzlü bir haminne.. Kırış kırış ellerini sımsıkı kapamış, ser verir sır vermez edasıyla dudakları mühürlü.. Arka siyah fonda beyaz, kocaman harflerle İstanbul Hatırası yazılı bezin gerilmişliğinin önünde hiç gerilmeden poz veriyor. Işıltısını yitirmiş gözlerin içinde ışıldayan tuhaf bir sır. Belki senelerin burukluğunu, olanca hüznüne katık etmişliğini küçücük bir tebessümle sunuyor. Ardında sisli bir bulutu andıran, geçmişten şimdiye taşan kırık bir tebessüm
Çerçeveyi aldığım yere bırakmak isterken arkasındaki el yazısına kayıyor merakım. Zarif bir el dokunuşundan hasıl olmuş yazının, portrenin sahibi bayana ait olduğunu anlıyorum. cansız hatıramdır. Elim istem dışı değiyor bu cümleye. Adeta harfleri okşamak istiyor gibiyim. Bir süre durup düşünme ihtiyacı hissetmeden çerçeveyi aldığım yere, tozlu minder arkasına gizliyorum tekrar. Ve olay yerini bir an önce terk etme telaşında olan azılı bir suçlu gibi çıkıyorum odadan. Telaşım düğüm ediyor ayaklarımı, eşikte durup bir an içeri bakmak isteyişime sırt çeviriyorum. Kapının tokmağına varan elimin tek bir hamlesiyle ortaya çıkmış, can çekişmeyi andıran kapı gıcırtısı tırmalıyor sessizliği.
Tozlu raflar arasına saklanmış kitapları, evin, bir zamanlar koca yükünü yüklendiği aşikâr kileri, eşiğinde bir zamanlar kedilerin yılışık dokunuşlarının sırıttığı kapı aralığını ürkek ve şaşkın bir iç geçirmeyle adımlayarak, ardıma bile bakmadan soluğu köşe başında alıyorum.
Çocukluğumun o en eğlenceli yerine kurulmuş dönme dolapları, çarpışan arabaları arıyor gözlerim. Yerinde yeller esiyor şimdi anıların çok sesli günlerinin. Boyunduruk altına alınmış gibi her şey. O cıvıl cıvıl lunaparkı hangi vakit bir kafeye çevirmişler merakı içimde koca bir hınca dönüşmeden alıp başımı gitmek istiyorum.
Dudaklarımda seğiren bir melodi içimin, geçmiş ile şimdi gelgitinden sıyrılırcasına çıkıyor gün yüzüne. Asırlık çınar ağacına tüneyen bilmem kaçıncı sincabın daldan dala sıçrayışına aldırış etmeden çayımı yudumluyorken, aklımın köşe bucak telaşına kapılıp gidiyormuş gibi sessizliğe bürünüyorum.
* Efendim, nihayet evlilikmiş, telaşmış, bal ayıymış, şuymuş, buymuş hepsini bi kenara bırakarak gerçek hayatla yüzyüze kalmanın sancılarına geri döndük. Burdan hemen ne de olsa tecrübeli olduğum için yeni evlenecek kişilere, evlenmeyi planlayan kişiler ve evlilik hayali kuran kişilere küçük bir notum vardır: Derimki; Bu nişan denen mevzu ile nikah denen mevzunun arasını çok uzatmadan, "oldu da bitti maşallak" tezahüratları eşliğinde işe son noktayı koyunuz. Kimse ne olduğunu anla"ya"madan iş bitsin. Bu sözün akabinde sevgili blogspotçu nar mazmın'a selamlarımı iletiyorum.
* Efendim derim ki; yüce meclisimiz pazar günü çalışma işini resmen yasaklasın. hatta cumartesi günleri de çalışma olayını tamamen kaldırsın. Bahsi geçen bu iki gün boyunca insanlar kös kös yatsınlar, dinlensinler, denize girsinler, biiç volley yapsınlar, hamakta uyusunlar filan. Tabi bu mevzuları yaz etkinlikleri olarak sınırlandırsın yüce meclisimiz ve bunların yapılması için gerekli öz kaynağı sağlasınlar. Yapsınlar efenim, işler ne. Halk olarak ben bunu yüce meclisten istiyorum!
* Efendim derim ki; ulan ey Türk insanlığı! Her akşam bu kadar çok havai fişek patlatmak için ne yapıyorsun? Hem o kadar havai fişek patladığında başın göğe mi eriyor? O kadar hava fişek havada patlamayıp, Tokat'ta olduğu için küçücük bebelerin karnında mı patlasın? Hadi patlatıyorsun niye bunu her akşam yaparsın? Nasıl bir eğlence anlayışıdır bu? Basıl bir dingilliktir, laleliktir arkadaşım? Etme, eyle bırak bu işleri.. Akşam canın mı sıkıldı, al abicim eline bi kitap oku. Nuh Tufan'ı tanı, İbrahim Kurban'ı keşfet. Böyle de olmaz ki arkadaş, her akşam her akşam...
* Efendim derim ki; eskiden de derdim okumaktan zarar gelmez insana deyü. Hala da diyorum. Ve Murat Menteş diyorum hala. Dublörün Dilemması'nı bitirdin mi? O zaman alıyorsun hemen eline "Aynalı Barikatları" ya da "Kaosa Mütevazi Bir Katkı"yı okuyosun arkadaşım.. Kelime denilen nimetle nasıl oynanılırmış öğreniyorsun.
* Efendim derim ki; bu sene şampiyon nah olursunuz, ölmeden mezara koydunuz bizi, defol git yıldırım ve sinan, biz böyle de mutluyuz.
* Efendim derim ki; Bir gençlik insiyatifi olan www.yenilgi.com faaliyetlerine ve yazılarına kaldığı yerden devam ediyor. Bakınız efendim, okuyunuz, takip ediniz. Bu gençliğin insiyatifi on numaradır, benden söylemesi.
* Efendim derim ki; Filbahar'da aldı başını gitti, kimse durduramaz artık. Sevgili Bilal Can bu işi hem iyi yapıyor, hem de paylaşmasını biliyor. İnanmazsanız bakınız, www.filbahar.com
* Efendim derim ki; blogcu.com'u hala sevmiyorum ve hala www.muhalifkarga.com'a taşınamadım.
* Ve derim ki; bir alttaki yazıyla ilgilenip iyi niyetlerini ileten herkese selam eder, teşekkürlerimi iletirim. Tabi ikona'nın F5'i bozulmuş onu da hoş görelim.
Zupermen kişisi şok bir şekilde evlenmeye karar vermiş, bu nedenle de blogunu 5. hatta belki de gündeminin 10. sırasına atmıştır. Bu nedenle bir süre daha buralarda olmayacaktır... Ama dönecektir elbet, hayatta böyle bişey değil midir zaten? Tilkilerin dönüp dolaşacağı her köşe de kürkcü dükkanları yok mudur? Vardır! E o zaman işte zupermen kişisi de bir tilki gibi buralara dönecektir. Kısa bir süre sonra.. Belki yarın belki yarından da yakın bir süre sonra dersem de inanabilirsiniz. İnanmazsanız da siz bilirsiniz... Evlilik işleri bi garip, ne zaman ne olacağı belli olmuyor takdir edersiniz ki, bu nedenle siz sayın kişilik mümkünse aradığınız kişiye ulaşmak için lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. Denemekten zarar gelmez efenim. Ha boş vaktiniz olursa da Murat Menteş'in "Dublörün Dilemması" isimli romanını okuyunuz, aklınız şaşsın, beyniniz sulansın, sonra silkinip kendinize gelin ve hayatınıza kaldığınız yerden devam ediniz.. Selamet ilen.. Saygılar ve de sevgiler ederim.
Zamanın dalkavukça attığı her çelmede yere kapaklanan, sahipsiz, yitik ve boşvermişliğiyle yaşama tutunan(!) soylu bir yadırgama bu. Evet evet. Başka hiçbir açıklaması olamaz. Şimdi küçücük beyinlerine sığdıramadıkları anlam kargaşalarıyla yürürken, her adım atışta biraz daha, biraz daha süründükleri yararsız lakırdılar uçurumunun kenarından hangi devingen ünlem kurtaracak onları?
Her gün kahırdan bir elbise kuşanarak, yaşmak yapmayı bilmeyen narin ellerimle, sindirilmesi güç bir zorbalığı mekanizması bozuk eylemler eşliğinde karşılamak. Gerçek sürgün bu değil midir? Amacına uygunluğun dinginliğine alışamamışlık sızdırıyorsunuz göz kapaklarınızdan. Yavaşça soluklanıp sıkça yorulasınız geliyor. Adım atacağınız yerde, günü birlik korkularınız karşılayacak yine sizi. Tedirgin duruşunuza uzaktan göz kırpan bir yarasa, devasa bir boşluğa atılır gibi, sonsuzun kucağında oturan bir son’lu olduğunuzu fısıldayacak size. Hiç aklınıza gelmeyecek değil mi, gündüzün güzelliğinden çalıp gecenin yüzüne nurlar saçan varlığın sahihliği… Oysa öylesine yüce ki!
Ben tedirgin bir tavra bürünen sizi, belki çok eski bir hikâyeyi tozlu sayfalardan sökercesine okurken rastladığım şeye benzeteceğim; çelişki! Ve her çelişkide yiten bir ilişki olduğunu benden duymuş olacaksınız. Eğilip kulağınıza fısıldayacağım daha çok şey olacak. Boyunduruk altına alınamayacak kadar toy yanları da vardır yaşamın. Ve bu ancak serkeşçe söylenen bir söze eş tutulabilir.
Koca bir cümlenin içine sıkıştırılan hareketsiz ve yersiz durgunluğu yaşamın, sırıtırcasına seyr-i alem ediyor içimde. Ben şimdi bir yere oturmak, oturup kalkmamak, kalkmadan kalarak bakmak istiyorum yaşama uzaktan. Belki böylelikle, sabrın sıkça örülmüş ilmekleri arasından süzülüp gerçek boyutuna erişebilirim yaşamın. Ve daha derinlere inmek istedikçe, korkulası yanların göreceli birer kavramdan öte geçememiş olduğunu göreceğim. Gördükçe dirilecek, dirildikçe dirimin yüceliği karşısında eğileceğim.
O vakit sizler, küçülen varlığınızla serencam ederken üç boyutlu bir ayna karşısında, ben boyutların ötesine geçebilmişlik nedir, artık bunu biliyor olacağım. Kafanızda oluşan soru işaretlerinin kancasına takılmadan yürümeye çalışsanız da, her şeyi bilenin, bilgece sözlerinizin ötesine geçen çağrısı dolduracak kulaklarımı. Şuh sesli kadınlar geçiyorken rüyalarınız üzerinden ve siz şehvetvâri horultuları doldururken uyku aralarınıza, uykusuzluğumla boykot ediyor olacağım sizleri. Ta ki; geçip de gidilemeyen, gidip de dönülemeyen yolun bir adım ötesinde göz göze geleceğimiz güne kadar. Sorgunun yüzlerinize yansıtacağı korkudan tanınacağınız o günde, korku dolu bakışlarınızın göz bebeklerinizden bir an önce kurtulmak isteyişine şahit olacağım. Korku kelimesinin anlamı bir çığ gibi üzerinize dökülürken, ben uzaktan bakarak bu duruma, belki şunu düşünüyor olacağım tutarsızca;
Dünya! Boyunduruk altına aldın mı insanı, nasıl da güzelleştiriyorsun el yordamıyla…
Esra Demirci
* Esra Demirci'nin bu denemesi daha önce bazı internet siteleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır.
Yolumu gözetleyen sinsi heves, arada bir soluk alıp vermeme izin verse de, atımın eğeri bir ileri bir geri. Ağır aksak hareket edişim bundan. Dengesizlik vücuduma yayılmaya çalışan koca bir kütle ve bu koca kütle altında yaşam mücadelesi veren küçücük kalbe ne çok acı sığdırılabiliyor.
Gövdemi emanet edeceğim en nihayet bir servi altına ve esen rüzgârın sürükleyeceği yapraklar anlatacak sonsuz serüvenimi. Bahtiyâr olun ey kelimeler, ben kocaman bir cümleye boyun eğecekken siz kendi küçük devinimlerinizi kuşanıp benim özgür günceme son bir nokta gibi düşüverin. Sığ ve sessiz bir taraçada üstüme kapaklanan son güneş olun ve sergi mevsimi gelmiş tüm meyvelerin o dinç, o dingin kokusunu taşıyın son bir kez özüme.
Özümü sözümden anlayın. Sözümün gergef işlediği onca cümle nerelere kaybolur, ben onlara seslenince. Sus emri verilmişçesine yitik ama varoluş çabasının en büyük külfetini yüklenmişçesine vakur bir duruşa sahiptirler. Yine yoklar işte, arandıklarında bulunamamaları mı çekici kılıyor onları bu kadar? Sesime ses vermedikçe kıymeti artan sevgili, kaybolunmuşluk en çok sana mı yakışmalı?
Şimdi suya gidip susuz dönen bir derviş getiriyorum gözümün önüne, elinde değneği, yavaş adımlarla ilerliyor evime. Evim boşluğa açılan kapıya eş. Sedef kakmalı evim, minderleri eğri büğrü olsa da. Bir yanına yaslanmışımdır hep, yaslanılmayan diğer yanı küskün.. İçimiz de böyle değil midir? Bir yanına yaslanırız hep, bundandır sol yanımız biraz daha içine geçkin..
Ben lafı eveleyip geveleyip nerelere getirme telaşında olan bir derviş buyursam, buyur etsem sedef kakmalı evime gelir mi ki? Hep susar mı dervişler, suskuları nelere gebe? Hayır, istediğim susmak değil, susar gibi konuşmalardan bezmek bu kez. Ben dervişi buyur etsem, derviş sesi ve sözü...
Hareket mekanizmam mı duruluyor? Tembelleşmeye yüz tutmuş ellerime ve ayaklarıma bunca söz geçirme isteğim neden? Kapalı kapılar ardında duyulan şûh bir kahkaha ile bölünür rüyam. Rüyama sızan derviş sessizliğini boğacak kadar küstah bu kahkahayı, şimdi hangi taşa çalmalı? Çok geçmeden bir hıçkırık. Az önceki şûh kahkahanın sahibinden hem de. Tezatlar boğar mı birbirini? Tezatlar birleşip boğacakmış gibi kendisini, hıçkırıyor kadın. Deli kadın... Tepeden tırnağa delirirmişçesine hıçkırıyor. Bir hıçkırıkla anlatmak ister gibi acılarını.
Elime aldığım eski bir kitabın buruşuk sayfaları arasından kurtarmaya çalışıyorum kırık dökük birkaç dizeyi. Eski ve köhne bir evin hanımefendisinin, yıllara direnen çeyiz sandığından çıkardığı, naftalin kokulu sararmış kumaşlarını gözyaşlarıyla okşadığı gibi okşuyorum onları. Dakikalar birbirini kovalarken, ben eski kitabın sararmış ve buruşuk sayfalarını dillendirme çabasındayım. Eskileri gün yüzüne çıkarma çabası. Sekerek geçiyorum dizeler arasından. Buruşuk kitapta üstüste binmiş harfler, önümde bir atlı gibi koşturuyor. Zamanı yırtıp gelmiş olmanın mağrur duruşu üzerlerine kapaklanmış.
Zil çalıyor. Adeta evi dövermişçesine çalıyor, üst üste ve bağırarak. Kapım önünde duran bu telaşlı insanı bana merak ettirmek istiyor besbelli. Kapıyı açınca telaşlı insan adını verdiğim kapı önü misafirimin bir postacı olduğunu farkediyorum. Elinde taşıdığı zarftan bir mektup çıkmasını ister gibi yalvarır gözlerle yüzüne baktığımı anlamıyor neyse ki. Faturaları uzatıp kaybolur apartman boşluğunda. Ne vakit almıştım bir mektup? ,diye düşünüyorum. Bir zarfı, içinden çıkacak mektubun sevinci ve merakıyla açmayalı ne çok zaman geçti. En iyisi elektronik postaları kontrol etmek. Bu daha kolay ve daha zahmetsiz gelir insana. Zahmetin ardındaki rahmet kaybolup gidiyormuş, kime ne!
Pencere önü güvercinlerinin perdeli ayakları camı tıktık'lıyor. Her gün aynı vakitlerde rızıklarını aramaya gelen bu zeki canlıları seviyorum. Islatıp hazır ettiğim ekmekleri pencere önüne dizerken bir telaşla korkup kaçan onlar değilmişçesine, perdeyi çeker çekmez eski yerlerini alıyor ve karınlarını doyuruyorlar. Çıkardıkları ses bir şükür nidası olup penceremin kenarından evime doluyor. Bu alışkanlığı babamdan kazandığımı hatırlıyorum. Bayat ekmeklerle güvercinleri sevindirme alışkanlığı, onun günlük rutini olarak hafsalamda yerini aldığından beri bu böyledir.
Tuhaf! Ben sessizliğe gömülmek istedikçe, ses gelip buluyor beni olduğum yerde.Yakalıyor adi bir suçlu gibi, köşeye sıkıştırıyor. Ben ondan kurtulmak için omzumu silkerken, o oralı bile değil. Ya da aslında farkında ve bu farkındalıkla daha da bir yapışıyor yakama. Pes etmemi istiyor, çünkü biliyor ki sessizlikte ortaya çıkar huzurun sesidir ve insanın kendine gelememesi için, koca sesli dünyada sesler arasında kaybolmalıdır huzur. Tüm bu yılışık tavrıyla, kendime gelmişliğime sızmasına izin vermek istemeyerek sıkı sıkı kapatıyorum kapıları, pencereleri. Ve kanepedeki yerimi alıyorum.
Eski ve buruşuk sayfaların arasına tekrar dalmak isterken, bu kez telefonun tiz sesi inliyor evin içinde. Sesler yakamı bırakmayacak, ne fayda! Ahh şu telsiz nerelere kaybolur? Minder arkaları en ideal yerdir hep. Eğri büğrü minderimin arkasından çıkarıyorum onu. Açar açmaz dünyadaki en arındırıcı, en rahatlatıcı şey olduğunu artık içimin kanıksadığı o ses; annem. Hala acıkmadın mı sen, diye soruyor. Açlık, aklıma en son gelen şey olmalı bugün. Suya gidip susuz dönen dervişin yanında açlığımı anımsamam çok cürretkârca olmaz mıydı? diye sormak istiyorum anneme. Neden sonra, sesindeki buğu şefkate dönüşüyor; "hadi gel de birşeyler ye!" anne merhametindeki eşsizliği düşündükçe, o geniş kanatlamayı, o serinletici gölgeliği düşündükçe, Tanrı'nın sonsuz, uçsuz ve bucaksız merhametinin büyüklüğü karşısında dumura uğruyor insanın aczi.
Eski ve buruşuk kitabı, sehpanın üstüne bırakıp, az önce postacıya açtığım kapının eşiğinden geçirerek bedenimi, sokağın telaşının içine bir gölge gibi düşüveriyorum.
Esra Demirci
* Zupermen kişisi, Esra Demirci'ye "Gergef" isimli yazısını göndererek yapmış olduğu incelikten ötürü çok çok teşekkürler eder.